Yıllar boyunca aynı ligde mücadele etmiş futbolcular o ligin takımları için çoğu zaman sigorta niteliği taşır ve en çok tercih edilenlerden olur.  On seneyi aşan Spor Toto Süper Lig kariyerinle bu tip oyunculara verilebilecek en iyi örneklerden biri de sensin. Detaylara girmeden önce bize doğduğun Fransa’dan Türkiye’ye uzanan hayat hikâyenden ve ailenden bahseder misin?
Babam 17 yaşındayken dedem, ailesiyle Fransa’ya çalışmaya gitmiş. Aslında babam da iyi bir futbolcuymuş. Sakarya'dayken karmalara seçiliyormuş. Fransa’ya gittiğinde de dedeme söylemeden FC Nantes’in seçmelerine katılmış. Babamı çok beğenmişler ve profesyonel yapmak istemişler. Ama dedem babamın tek oğlu olduğunu söyleyerek buna müsaade etmemiş. Hatta oynarsa da hakkını helal etmeyeceğini söylemiş. 3 tane ablası var babamın. Çok zor bir hayat hikâyesi var babamın. 27 sene vatanından uzak, ekmek parası için didindi. İnşaatlarda işçilik yaptı. Biz, 5 kardeşiz. 4 erkek 1 kız. 4’ümüz Fransa’da doğdu. En ufak kardeşimse; Türkiye doğumlu.

Fransa’da nasıl bir mahallede yaşıyordunuz? Türk olmanın zorluklarını yaşadınız mı?
İşçi sınıfının olduğu bir mahallede yaşıyorduk. Arkadaşlarım ise genelde Türk’tü. Oturduğumuz mahallede Senegalliler, Araplar da vardı. Yani Müslümanlar, bir arada yaşıyorduk. Tabii Fransız komşularımız da vardı.

Okul hayatınız nasıl geçti? Fransa’da nasıl bir okulda eğitim aldın?  
Erken yaşta anaokuluna başladık. Kardeşimle beraber gittik. Annem, ev hanımıydı. Okula o bizi bırakıyordu. İlkokulu, Fransa’da tamamladım. Haftada 1 gün Türkçe öğretmeni geliyordu okulumuza. Türkler o gün okula geliyor, bizlere Türkçe öğretiyordu. Amaç; Türkçe’yi unutmamamızdı. Zaten evde konuşuyorduk da. Araplara da Arapça öğretmeni geliyordu. Ama dışarıda mecburen Fransızca konuşuyorduk. Ortaokul 1. Sınıftan sonra Türkiye’ye taşındık. Fransa’daki okulların en büyük farkı; her mahallenin bir okulu ve okullarında da spor salonu var. Salonlarda çok etkinlik olurdu. Voleybol, basketbol, masa tenisi, futsal turnuvaları ve çeşitli organizasyonlar olurdu. Fransa’yı özlüyor musun derseniz, inanın hiç aramıyorum. Ülkemi seviyorum. Bana göre burası dünyanın en güzel yeri.

Doğduğun şehrin meşhur takımı FC Nantes’dan sonra yolun Akyazıspor ile nasıl kesişti?
Futbolla Fransa’da tanıştım. Futbolcu olmak babamın içinde kalmıştı. Bu konuda da önümüzü açtı. Onun emeği çoktur bende. 6 yaşından 12 yaşına kadar FC Nantes altyapısında oynadım ki o zamanlar gerçekten Avrupa’nın en iyi altyapılarından biriydi. Zordu o kulübün çatısı altına girmek. Babam, 27 yıl sonra Türkiye’ye dönmek istedi. Çünkü artık vatanımızı çok özlemişti. Ama FC Nantes’daki altyapı sorumluları beni bırakmak istemedi. Geleceğimle ilgili planlarının olduğunu söylediler ama babam yaşım nedeniyle bırakmak istemedi. 12 yaşındayken Türkiye’ye döndüm. Sakarya’da Akyazıspor’da oynamaya başladım.

Akyazıspor’dan şehrin takımı Sakaryaspor’a transferini ve resmi olarak profesyonelliğe geçiş serüvenini anlatır mısın? 
Akyazı’nda oynarken rahmetli hocam Mustafa Kanberler bana o sene Milli takım karmasına seçmelerine gideceğimi söyledi. Bölge karmasına gittim. Orada rahmetli Aykut Yiğit Hoca mevkiim olan orta saha yerine stoper olarak oynattı. O seçmelerde beni seçti ve Sakaryaspor’a aldı. Kendisi kulübün de genel menajeriydi. Sakaryaspor o zaman 2. Lig’deydi. O yıl, genç takımda oynadım. Okul takımı, Milli Takım derken o yıl çok yoğun geçti. A Takım’a da idmanlara çıkıyordum yavaş yavaş. 15 yaşındaydım o zaman. O yıl takım otobüsü kaza yaptı.  Aykut Hoca da orada vefat etti. Allah rahmet eylesin. Sonraki sezon 17 yaşımdayken A takımında oynamaya başladım. Coşkun Demirbakan A takıma çıkarmıştı.

“ÖĞRENMENİN VE GELİŞMENİN YAŞI YOK”

Yaklaşık 11 sene önce, 2007-2008 sezonunun ardından Antalyaspor ile Spor Toto Süper Lig’e yükselme başarısı gösterdin ve o günden beri bu ligde mücadele ediyorsun. Uzun yıllar bu ligde forma giymek ve her zaman tercih edilen bir futbolcu olmak senin için nasıl bir duygu? Bu istikrarı sürdürebilmek için neler yapıyorsun?
Kader diye bir şey vardır ama insan biraz da çalışarak yolunu belirler. Ben; bir kulağımdan girsin diğer kulağımdan çıksın tarzı bir insan değilim. Gördüğümü hep öğrenmeye çalışan ve hatalardan ders alan bir insanım. İdmanda da olsa hata yaptığımda onu geriye dönüp düşünebiliyorum; “Böyle yapsaydım daha iyi olurdu” diyebiliyorum. Bir de takım arkadaşlarımı izlerdim. Neyi iyi yapıyorlarsa; kendime katmaya çalışırdım. İnsan, her gün hatta her dakika bir şey öğrenebiliyor. Ben, buna inanıyorum. Öğrenmenin gelişmenin yaşı yok. Bunu hala da yapıyorum. “Oldum” dedin mi bırakacaksın. Bu seneki performansıma gelirsek, şimdi 33 yaşına geldim. Bana, “İkinci baharını yaşıyorsun” diyorlar. Aslında ilkbaharı çok yaşamadım. İyi dönemler geçirdiğim zamanlar olmuştu ama bence ilkbaharı daha yeni yaşıyorum. Oynayabildiğim kadar oynamak istiyorum. Burada en kötü şey sakatlık. Allah kimseye vermesin. Çünkü zor bir sakatlık da geçirdim. O da bana çok şey kattı aslında Karabük’teyken çok iyi bir sene geçiriyordum. Çapraz bağım koptu. Ama aslında bana çok şey kattı bu sakatlık. Geri gitmedim daha da ileri gittim diyebilirim.

Futbol hayatına Avrupa’da devam etmemenin başlıca sebepleri nelerdi? Geriye dönüp baktığında böyle bir tercihte bulunmak ister miydin?
Aslında,
öyle bir düşüncem olmadı. Belki orada kaysaydım, futbolcu olmayabilirdim. Çünkü orada şartlar Türkler için biraz daha zor. Ama çıtayı geçtin mi de her şekilde önün açılıyor. Mesela takım arkadaşım Mevlüt, hep anlatır. Avrupa’da Türk olarak oynamanın zor olduğunu söyler. Mevlüt, bunu başarmış biri.

Karabükspor’un ligde en parlak zamanlarını geçirdiği sezon çok talihsiz bir bağ sakatlığı yaşadın ve sahalardan uzun süre uzak kaldın. Her sezon en az 20 maç oynayan bir oyuncu olarak bu ciddi sakatlıktan dönmek senin için zor oldu mu? Eski formuna dönebilmek için nasıl bir yol izledin?
Karabük’ün de yeri ayrıdır bende. Belki istemeyerek gittiğim bir yer ama hayatımın en güzel zamanlarını geçirdiğim bir şehirdi. Çok mutluydum. Şehir çok küçük ve yapacak hiçbir şey yok. Ama inanılmaz bir arkadaşlık ve aile ortamı vardı. Herkes, herkesi tanıyor. Hatta UEFA’ya gittik o sene ve UEFA’da oynadık. Şehirdeki o ahengi size anlatamam. Ama evet, bu kadar güzel anılarım olsa da kötü anılarım da oldu. Çok ciddi bir sakatlık yaşadım. Sakatlandığımda, aynı durum başından geçen futbolcu abilerimi aradım. Ne yapmam gerektiğini söylediler bana. Ben de onları dinledim. Almanya’da ameliyat oldum ve orada 2 buçuk ay kaldım. Ameliyatın ardından 1 buçuk ay yürüyemedim. Değneklerle yürümeye çalıştım. Allah kimseye vermesin. Ama günde sabah 4 saat akşam 4 saat çalıştım. 6-7 ay boyunca her türlü yapılması gerekeni yaptım. Sonucu da iyi oldu.

“SAKATLIKTAN DÖNDÜĞÜMDE UEFA MAÇINA ÇIKTIM, GOLÜ DE ATTIM”

Bazen uzun süreli sakatlıklar oyuncuya geriye doğru çekilip yaşadıklarına uzaktan bakabilmek ve bir muhasebe yapabilmek için fırsat verir. Ciddi sakatlıklar sonrasında çok daha iyi biçimde geri dönen oyunculara şahit oluruz. Senin açından da böyle bir dönemin yaşandığını söyleyebilir miyiz?
Ben, gerçekten çok çalışarak bu sakatlığı yendim. Evet, benim tarzımda yaşanan sakatlıklar sonrası çoğu futbolcu, futbolu bırakıyor. Ama ben mücadele etmek istedim ve kazanan taraf ben oldum. Sakatlıktan döndüğümde UEFA maçına çıktım, golü de attım. Hatta Karabük’ün tarihindeki ilk golüydü.  Rosenborg maçıydı. Korkuyordum o maça çıkarken. Çok çalışarak karşılığını görüyorsun ki ben de o maçta bunu öğrendim. O sakatlık bana onu öğretti.

Karabükspor, Rosenborg’u eleme başarısı gösterdi ancak bir üst turda çok şanssız bir biçimde St. Etienne’e penaltı atışlarıyla kaybetti ve Avrupa Ligi’ne veda etti. Bir şehir takımının Avrupa kupalarındaki ilk golünü atan oyuncu olmak nasıl bir etiket?
Sakatlıktan dönen ve şehrin takımının tarihine geçecek bir golüne imza atmak gerçekten gurur verici. Şu anki takım arkadaşım Mevlüt de rakip takımda oynuyordu. Karabük için UEFA’da oynamak çok tarihi bir şeydi. Rosenborg’la ilk maçta 0-0 berabere kalmıştık. Sonra orada 1-1. Öyle eledik. St. Etienne ile de sahamızda oynadık ve 1-0 yendik. İkinci maçta da onlar bizi 1-0 yendi. Maç penaltılara gitti. Aslında 2-3 penaltıyı biz attık. Onlar da attı. Ama onlar 4.’yü kaçırdı. Turu atladık derken biz de 4 ile 5’i kaçırdık. Olmadı. O sezon da küme düştük zaten Karabük’le. Belki de biraz acı bir olay. UEFA oynayıp, küme düşmek.

Bu noktada şuna da değinmek lazım. Anadolu takımlarının hem Avrupa hem de lig maçlarının kaldırılması zor oluyor sanırım.
Kadro derinliğin yoksa evet kaldıramayabilirsin. O dönem Karabük’te 25 kişilik kadronun 13-14 tanesi oynuyordu. İki koldan arada gidecek kadro lazım. Olmayınca bu sefer ligde sıkıntı yaşıyorsun ya da Avrupa’da hedef koyamıyorsun. Hedefsiz oluyorsun.

Kasımpaşa dönemine benzer bir şekilde yarım sezon Sivasspor’da oynadın ve devre arasında Medipol Başakşehir’e transfer oldun. Oynadığın diğer kulüplerle karşılaştırdığında Medipol Başakşehir’in fark yaratan özellikleri nelerdi? Başakşehir kulübünün bugün şampiyonluğun en önemli adayı olmasını o camianın içinde yaşamış biri olarak nasıl anlatırsın?
Başakşehir, her futbolcunun oynaması gereken bir kulüp. Hem saha dışı hem da saha içinde her anlamda mükemmel yönetiliyor. Çok sistemli, düzenli ve disiplinliler. Herkes işini yapıyor. Futbolcu sadece futbol düşünüyor, başka bir şey düşünmüyor. Hocanın belli bir sistemi var. Şimdi şampiyonluğa oynuyor evet ama oraya gelmek için de belli yollardan geçtiler. İlk sezon ligi 4. sırada bitirdiler ki ekstra bir kadroları yoktu. Ertesi yıl kadronun üstüne biraz daha ekleme yaptılar. O sezon da çok iyi bir sene geçirdi. Ertesi sezon biraz daha takviye yaparak daha da kaliteyi arttırdılar. Adım adım, aşama aşama gittiler. Bence o aşamaları çok iyi geçtiler ve şu an şampiyonluğun en büyük adayı. Abdullah Hoca, çok disiplinli, işini seven, araştıran ve geliştiren biri. Sahada, gerçekten ne istediğini biliyor. Oyuncu da onu iyi anlıyor. Başakşehir takımına karşı oynamak zordur. Ama bu 4-5 senelik bir çalışmanın ürünü. Ben, orada çok şey öğrendim. 2 sene, futboluma gerçekten çok şey kattı. 29 yaşındayken Başakşehir’e transfer oldum. Ama o yaşa kadar futbolu öğrenmediğimi anladım. Geçmişte çok iyi hocalarla çalıştım. Hepsinin ayrı ayrı katkısı var. Ama Başakşehir çok ayrı bir yer. Gerçekten o yaştan sonra futbolu öğrendim. Belki bu tecrübenin de verdiği bir etkidir ama evet futbolu o yaştan sonra öğrendim.

Medipol Başakşehir’deki ikinci sezonunda takım şampiyonluk için yarışıyordu. Hem küme düşme mücadelesi veren takımlarda oynamanın hem de şampiyonluk için mücadele eden bir takımda oynamanın tecrübesini yaşamış bir oyuncu olarak bu iki durum arasında nasıl farklar var? Hangi durumda baskıyı daha fazla hissediyordun? Her iki durumda takımın havası nasıl farklılıklar gösteriyordu?
Aslında stres açısından ikisi de stresli. Ama biri keyifli stres diğeri keyifsiz stres. Küme düşmemek için oynamak her zaman çok zordur. Moral olmaz işte bir sürü sıkıntı olur. Çünkü küme düşme oynuyorsan eğer o sene aşağı-yukarı iyi ihtimalle 4-5 maçta bir kazanıyorsun demektir. Karabük’te 13 hafta kazanamadığımı bilirim. Böyle olunca; özgüvenin gidiyor ve moral bozukluğu içerisinde stres dolu günler geçiriyorsun. Genel anlamda bakıldığında işimiz; haftalık. Yani tamamen maç gününe bağlı. Maç kazanıyorsan bir dahaki maça kadar evde de, dışarıda da huzurlusun. Ama yeniliyorsan tam tersi. Bunu bilerek yapıyoruz bu işi.

“ÜLKE OLARAK GURUR DUYUYORUZ”

Medipol Başakşehir’de bugünlerde tüm dünyaya adını duyuran Cengiz Ünder ve A Milli Takım’ın önemli isimlerinden İrfan Can Kahveci gibi genç oyuncularla oynadın.  Onlara çaylak dönemlerinde ağabeylik yapmak ve gösterdikleri gelişime birebir tanıklık etmiş olmak sana nasıl hissettiriyor? Bu oyuncularla ilgili neler söylersin?
Cengiz’le gurur duyuyorum. Ülke olarak da gurur duyuyoruz kendisiyle. Helal olsun. Kampa geldiğinde 19 yaşındaydı ve ilk idmanına çıktığında inanılmaz şeyler yaptı. Gol atıyor, topu alıyor, harika dönüşler yapıyordu. Geleceği için çok doğru bir kulübe gelmişti. Kötü oynadığı zamanlar da oldu ama hocalar da ısrar etti. İnanılmaz yetenekli. Sonuca çok etki ediyor. Daha iyi yerlere geleceğine inanıyorum. İrfan da aynı şekilde. Çok yetenekli ve iyi bir oyuncu. Hele ki bu sezon iyi oynuyor. Bence iki sene içinde Avrupa’da görürüz onu.

Şu an Antalyaspor’da da Fehmi Koç, Harun Alpsoy, Doğukan Sinik gibi geleceği parlak genç futbolcular var. Takımdaki tecrübeli oyuncuların gençlerle nasıl bir ilişkisi var? Sen bu oyuncuların geçtiği yollardan geçmiş bir futbolcu olarak onlara mentörlük yapıyor musun? Bu oyuncuların geleceği hakkında neler söylersin?
Fehmi, yeni katıldı aramıza. Çok güzel bir unvan aldı. Şimdi bu yaşta unvanı aldı ama bundan sonrası da önemli. Sonuçta bu seviyede olmak onlar için bir avantaj. Biraz önce de dediğim gibi her dakika bir şey öğrenebilirler. Ülke futbolunda genç futbolcuya ihtiyacımız var. Şu dönemde gerçekten oynayabiliyorsan önün o kadar açık ki. Cengiz’in örneğini verdik;  Altınordu’da 1 sene, Başakşehir’de 1 sene ve Roma. Bu kadar basit aslında. Yani her şeyin onların elinde. Öğrenmek de gelişmek de. Bu potansiyel var hepsinde.  

Teknik özellikleri gelişmiş bir oyuncusun ancak pek çok futbolsevere göre yeteneklerinle kıyaslandığında gelmen gereken noktalara ulaşamadın. Bu görüşe katılıyor musun? Geriye baktığında neleri daha iyi veya daha fazla yapabilseydin bugün çok daha farklı bir Hakan Özmert olabileceğini düşünüyorsun?
Daha fazla neler yapabilseydim derken; aslında yapabileceklerimi yapıyorum. Gençlik zamanlarımda oyun olarak biraz istikrarsızlık vardı. Şu an maça psikolojik olarak bir hafta öncesinden hazırlanıyorum. Biliyorum ne yapmam gerektiğini. Dedim ya; 30 yaşına kadar belki de futbolu bilmeden oynamışız. Şu an bilerek oynuyor, nerede duracağımızı ve ne yapacağımızı biliyoruz. 21’li yaşlarımda oynarken 27 lig maçında oynadım. Bu kadar maçta forma giymek iyi bir sayı. Ama sezon sonuna geldiğimizde Anadolu takımları dışında isteyen yoktu beni. Çünkü büyük takımlarda gerçekten iyi oyuncular oynuyordu o zaman. Büyük takıma gitmek kolay değildi. Şimdi ise; 10-15 maç oynayan, 5-6 maçta gol atan oyuncular hemen büyük takıma gidebiliyor. Şimdi çok kolay. Çünkü; genç oyuncu yok. Bizim zamanımızda 3 yabancı, 8 de yerli futbolcu oynuyordu. Seçenek çoktu ki büyük takımda oynayan yerli oyuncular Milli takıma gidiyorlardı. Başarı da ortadaydı. Şimdi; gençlerin önü çok açık. Gerçekten bu zamanı değerlendirirlerse; hayal edemeyecekleri yere gelirler.

Antalyaspor’da takım olarak ligin ilk yarısında çok başarılı bir performans gösterdiniz ve ilk dörde girmek için çok yüksek bir şansınız var. Ligin ilk yarısının değerlendirmesiyle beraber Antalyaspor’un bu sezonki hedeflerinden bahseder misin? Gelecek sezon Avrupa kupalarında mücadele etme hayaliniz var mı?
Çok iyi karakterli ve sağlam bir takımımız var. İlk yarıda alınan 27 puan oldukça iyi bir puan. Ama bu bizi kandırmasın ve rehavete kaptırmasın. Çünkü ikinci yarılar her zaman zordur. Ben, bunu yıllardır yaşıyorum. Çünkü tüm takımlar ikinci yarıda dönüşü olmayan maçlar oynayacak. Kimi küme düşmemeye, kimi şampiyonluğa, kimi de UEFA’ya oynayacak. Eksik olan yerlerine transfer yapıyorlar. Biz hafta hafta bakıyoruz. Kazandıkça hedefimiz kendini belirleyecek.

Sezonun şampiyonluk yarışını nasıl değerlendiriyorsun?
Şampiyonluk yarışında bence Başakşehir önde gibi görünüyor. Hatta yarışta tek başına şu an. Eğer geçmişteki hataları yapmazlarsa ve yaptıkları hatalardan ders alırlarsa şampiyon olmaları büyük bir ihtimal.

Ligimizde bu sezon uygulanmaya başlanan VAR sistemi hakkındaki görüşlerin neler?
İşin sonucuna baktığınızda çok faydalı bir uygulama olduğunu düşünüyorum. Ama futbolun doğasına uygun olmadığını düşünüyorum. Yani gol atıyorsun, tam sevineceksin hakem VAR’a gidecek diye sevinemiyorsun. Kısacası futbolun doğallığı kalktı ortadan. Yani maçın heyecanını, sevincini ve üzüntüsünü biraz etkiledi. Ama kararlara bakıldığında yüzde 90’dan fazlası doğru karar olduğunu düşünüyorum. Gerçekten de ligimizde gerekliymiş. Goller iptal edildi. Gol atan takım seviniyor, gol yiyen takım üzülüyor. Ama iptal edildiğinde golü yiyen takıma ekstra bir motivasyon oluyor. Belki dışarıdan bunu izleyiciler anlamıyor ama saha içinde ben bunu hissediyorum.

Belki senin için erken bir soru ama aktif futbol hayatını ne zaman sonlandırmayı düşünüyorsun? Futbolu bıraktıktan sonra antrenörlük planların dâhilinde mi yoksa farklı bir yola izlemek mi istiyorsun?
Oynayabileceğim kadar oynamak istiyorum. Tabii antrenörlük de yapmak istiyorum. Sonuçta bu mesleği yapıyorum. Antrenörlük, çok başka bir şey. Yaptığımız hataları gördüğümüz şeyler, insanlara aktarabilmek, onlara gelişim sağlayabilmek için antrenör olmak istiyorum.